30/1/2008

Bir Leyla Düşlemesidir Aşk...

 
 
Bir Leyla düşlemesidir aşk. Yanmaktır bir gülün kırmızısında, türküler yakmaktır sevgiliye. Gün batımlarında tutulan sevdaları gün doğumlarında aramanın adıdır aşk. Seherlerde bülbülün yanık nağmelerinde gül hasreti çekmektir; güle rengini veren, yüreğini veren bülbül olmaktır aşk.
Ve biz şimdi büyüsü kaybolmuş zamanlarda aşkın peşine düştük. Pazar pazar gezinen Zeliha olduk aşkımıza bir Yusuf bulmak için. Yusuf, esrarını gizleyen ebedi iffetti.
Mecnun'a özendik sevdamızı bir Leyla'ya yüklemek için. Leyla bir ışıktı, ab-ı hayattı aşkı filizlendiren.
Ferhat olup Şirin'ler hatırına gönül kazmasını yamaç yüreklere vurmak istedik. Şirin, gönül aynasında aşkı büyüten bir suretti.
Bitmeyen özlemler büyütüyoruz bağrımızda. Leyla'ya, Şirin'e, Aslı'ya adadığımız yüreklerimiz vardır. Suretten öte aradığımız bir yâr vardır. Yârin adıyla yan yana bilinsin istediğimiz adlarımız vardır.
"Aşk" ile "ilgi duyma"nın karıştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Artık güllerimiz Leyla kokmuyor, sevda kokmuyor. Aşkın ilk basamağına dahi çıkamadık. Tutkulara takılıp kaldık. Dergâha gelen delikanlıya şeyhin "Sen git, âşık ol da gel, aşkı bil de gel!" dediği kadar dahi olsa, yüreklerimize işleyemedik aşk nakışını. Gönül toprağına atamadık aşk tohumunu. Nadasa bırakılmış yüreklerimize bir Leyla tohumu düşmedi.
Biz ölümsüz ve günahsız aşklara değil, günübirlik sevdalara takılıp kaldık. Cismaniyetin ağında ateş böceklerini yıldız sayanlar gibi, tutkuları aşk sandık. Talihsiz yanılgılarla yanlış ateşlerde yandı ruhumuz.
Sonu "kaf"la biten, "aşk"ta kalb vardır. Kaf, kalbidir aşkın. Aşkın kalbini çıkarıp aldığınızda geriye "aş" (k) kalır, ceset kalır, madde kalır.
Mecnun'un aşkına özenip de yürüdüğümüz yollar, çöl değil. Oysa aşk, çölde haz verir insana. Kalb, çöl yanmışlığında kanıyorsa aşk vardır. Aşk, yanmışlıkla daha bir lezzet verir aşığa. Susuzluktan çatlayan dudaklardan dökülen Leyla adı, cânân adı, can verir ölür ruhlara. Çölde ceylanların sürmeli gözlerinde Leyla'yı görenler, aşka uyanır seherlerde. Ve aşkın büyüsü örülür seherlerde. Toprak öperken alınlarımızdan, aslında Leyla'dır buseler konduran.
Bizim seherlerimizde ceylanlar yok artık. Biz seherlerimizi uykulara feda ettik, göremiyoruz Leyla bakışlı ceylanları. Üstümüze güneşler doğar oldu. Geceler boyu yıldızlarla söyleşip de onlara elveda diyemedik gün doğumlarında. Biz, ceylanların gözlerini öpemedik, bu gözler Leyla'nın gözlerine benziyor diye. Uykulara feda ettiğimiz seherlere ağlayamadık. Leylasızlığa akmadı göz yaşlarımız.
Biz sevemedik yaratılanı Yaratan'dan ötürü. Yunus mektebinde diz çöküp okuyamadık aşk kitabını.
Oysa, varlığın özünde sevda hamuru vardı. O hamuru besleyen aşkın pişmanlık gözyaşı vardı. Adem ile Havva'dan dökülen. Şimdi ezeli pişmanlıklara değil, günübirlik sancılara akar oldu gözyaşlarımız.
En sevgiliye iltifatlar vardı sevgililer sevgilisinden, "Ben sana âşık olmuşam ey şerif!" hitabının tatlı sıcaklığı vardı. "Levlake..." hitabıyla başlayan bin bir renkte iltifatlar vardı. Âşık ile mâşûkun ezelde yazılı, göklerde yan yana asılı adı vardı.
Aşk medeniyetinin sevda pazarında, gönlümüzü bir Leyla'ya, son Leyla'ya, en Leyla'ya sunmanın hesabındayız. Yere göğe sığmayan Sevgililer Sevgilisini gönül Kâbe'sinde misafir etmenin telaşındayız. Misafirlikler bir olmak içindir, tek olmak içindir.Tıpkı kapısına gelen âşıkına seslenen sevgilinin tek olma hayali gibi.
"Kimsin?" diye seslenir kapısını çalana. Aşka tutulan âşık "benim" der. Ve tekrar seslenir sevgili. "Burada iki kişiye yer yok. Gönlüm teki arzular." Tekrar kapının tokmağına dokunan ve ısrarından vazgeçmeyen âşık, benlik libasından sıyrılır. "Sen'im" der. Vahdete adım atar, bırakır ikiliği, küfrü bırakır, çokluğu bırakır. Sevdiğinde fânî olur. Aşkın bekâsını bulur.
Ebedî aşkı arzulayanlar, sevdiğinde fânî olup ölümsüzlüğe kucak açanlardır.
Ve sevenlerin dilinde sevilenlerin adı bayraklaşır. Dillerde hep Leyla kitabı okunur. Kulağa gelen her nağmede Leyla, esen her rüzgârda Leyla... Buram buram hep Leyla... Kuşların ötüşünde, güllerin kan kırmızı kıvrımlarında, göğün mavisinde, ağacın yeşilinde hep Leyla vardır. Yağmur damlaları vuslata koşar, düşer toprağa. Toprak, Leyla'sıdır yağmurun; toprağın Leyla'sı yağmur...
Mecnun'a adını sorarlar, Leyla der. Geldiği yeri sorarlar, gideceği yeri sorarlar yine Leyla, hep Leyla der. Hep aşk...
Gönlünü Leyla'ya kaptırmışların şafaklarında, güneşin ışıldayan çehresinde gamzeli tebessümler saklıdır. Dağların doruklarında hiç kaybolmayan beyazlıklar, Leyla'nın yüreğe serinlikler bahşeden sevdasıdır. Aşk, kar beyazı vefalar saklar bağrında.
Yüreğine yasak koyanlar, vefalara bezenmiş aşklarında ölümsüzlüğün kapılarını aralar. Gecenin mavi karanlığında yıldızlardan taç yapan âşıklar. Leyla durağında sevda yağmurlarıyla ıslanırlar.
"Cennet gözlüm" dediğimiz ve yarım kalmış yanımızı tamamlayan sevgiliyi alıp da yanımıza...
"Sen ey cenneti müjdeleyen Sevgili, Sevgilim!" deyip düşüp de peşine, tutunup da eteğine aradık mı hiç gecenin ve gündüzün Leylasını? Sevdanın ve Leyla'nın aşkına kaç gün doğumlarını sancıyla yaşadık? Gün batımlarında kaybettiğimiz Leyla'yı bir gülün kırmızısında bir bülbülün feryadında aradık mı hiç? Leyla'dan başkasını görmez oldu mu gözlerimiz?
Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendisini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan bir başa. Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında. Gönlünü avutur. Dolaştığı günlerden bir gün... Fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini. Leyla'dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter. Kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun'a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi, saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan. "Kusura bakma derviş baba, ben Leyla'nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla'nın aşkından beni nasıl gördün?"
Aşk yanılgısıyla avunan yürekler sıtmaya tutulur. Yeni bir sevdanın, ezelî ve ebedî Leyla'nın eşiğinde aşka uyanır canlar, Leyla'ya uyanır. Vuslat kokan düşler Leyla'ya uzanır.

Osman ALAGÖZ


 

 

 

29/1/2008

Hani Söz Vermiştik

 

Hani! Söz vermiştik Alêm-i Ervahta.

‘Belâ’ demiştik ‘Elestübirabbiküm’ suâline.

Yaratıcı, rızık verici ve yegâne kanun koyucu olarak, Allah’tan başka ilâh,

Önder olarak ta O’nun Resul’ünden başkasını tanımayacaktık.

Hani söz vermiştik..!

Hani! Söz vermiştik Erkâm’ın evinde.

Hangi şart ve ortamda olursa olsun,

İ’la yı Kelimetullah misyonunu yürütecek,

musibetlerden yılmayacak, hiçbir tehditten korkmayacak,

gerekirse ölümlerin en güzeline talip olacaktık.

Hani! Söz vermiştik Akabe Tepesinde.

Doğru olan herşeyde Resul’e itaat edecektik.

Rabbani davayı elden ele, gönülden gönüle,

balçıkla sıvanmayan Hakikat Güneşini,

cihatsız ve şehâdetsiz bırakarak lekelemeyecektik.

Hani! Söz vemiştik Medine’de.

Hani söz vermiştik..!

Dünya kardeşliğinin en güzel teşekkül etmeye başladığı Medine’de.

Kıyamete kadar, tüm müslümanlar kardeş olacaktı.
Ve bizler, ve bizler…

‘Muhakkak ki müminler kardeştir.’ Ferman-ı İlâhisine gönülden bağlanacak,

Vücudun azâları gibi birbirimizin derdi ile dertlenip, sevinçlerimize ortak olacak,

‘Komşusu açken tok yatan bizden değildir.’ düsturuna,

evrensel komşuluk bildirisine, Kardeşliğin en alt eşiği olarak bakacaktık.

Hani! Söz vermiştik Rıdvan’da.

Başımızı tutamayan ellerimizi kökünden kurutacaktık.

Nemlenmemiş bir gözü, yara almamış, çile çekmemiş bir bedeni,

Mevlâya sunmayacaktık.

Mücadelesiz ve vuslata özlemsiz geçen bir günü, yaşanmamış kabul edip,

doğarken nişanlandığımız ölümle,

cihad masasında, şehâdet gömleğini giyerek,

nikâhlanacağımız günün hasreti ile yanıp tutuşacaktık.

Hani söz vermiştik..!

Ayaklarımızı vura vura Mekke’ye girerken,

dinime, namusuma göz diken zalimler tekrar işbaşına gelirse,

mukaddes beldelere ebreheler tekrar saldırırsa,

biz de kanatlanıp uçacak,

Mevlamızın ebâbil kuşları olmaya talip olacaktık.

Hani! Söz vermiştik Veda Haccı’nda Resulullah’a.

Cahiliye adetlerini bir daha diriltmemek üzere kökünden kurutacaktık.

miras bırakılan emanetlere sımsıkı sarılacak,

Ahkâm-ı Kur’âniyeyi tüm dünyaya hâkim kılacaktık.

Ahde vefâ gösteremedik Allahım.

Zihinlerdeki hatırasını çoktan silmiştik.

Şehâdet mi...?

Çok uzaktı bizden, tanımıyorduk onu.

Sözlüklerimizden bile çıkarmıştık.

Çile çekmeye yanaşmadık.

Öyle eğildik, öyle eğildik ki…

Doğrulacak ne bir belimiz, kaldıracak ne bir başımız kaldı.
Utanıyoruz Allahım…

Nemlenmemiş bir gözle, yara almamış bir bedenle huzuruna varmaya utanıyoruz.

Ahde vefâ gösteremedik Allahım.

Bunu biliyoruz…

Ama şunu da biliyoruz ki…

Rahmet deryanda ufacık bir damlayız.

Yüzümüz yerde ama..!

AFFET ALLAHIM..! Affet Allah'ım...! AFFET…

28/1/2008

Sana Geldim

Yine ben geldim…Kurtulamadım içimin çığlıksı sesinden!Serzenişinden,hüznünden,serkeşliğinden,kurtulamadım…Avuçlarımdan gittiğin günler de garip düşler doldurdu iç dünyamı,hüzünlü hisler daim yoldaşım oldu.Aklın dönemeçlerinde nefsin oyunlarıyla savaştım…Ve her defasında sensiz olmadığını,bu zorlu yolun sensiz hiç çekilmediğini anladım…En yakın arkadaşımmışsın meğer,çocukça özlediğimde seni,yoluğun canıma tak ettiğinde anladım … Eğlendiğimizi sandığımız eğlenceler,kitaplar,gezintiler,zerre kadar tatmin edemezmiş beni,sen yokken dünyam ne denli çekilmezmiş!Kalbim ne kadar kırıkmış herkese,ne kadar düşmüşüm nefsime…Ellerimi birkaç gün bıraktın diye…



Ey övgüye en layık olanın sözü!Ey başımın tacı,sevgili yaren…Ey en deli özlemim,en güleç sabahım…Sana geldim Ey Yüce Kitap!



Yine diz çöküyorum,yorgun gecelere,seni söylemekten gayrı ne söylediysem,yalan biliyorum!

Kelimeciklerin dudaklarımda günahkarca,günahkarca da olsa özlüyorum…Yine avuçlarımın arasına alıp seni,zor yolunda sabaha yürüyorum!En güzel zorlukmuş senin zorluğun!En güzelin verdiği kutlu hediyem…



Ey sevgili dost!Yalvartma beni…Yüklemişken seni en derinime,küsüpte gitme avuçlarımdan… çünkü ben onca çalıntı sevgiyi bırakıp sana geldim!Kırılarak kaç binkez,parçalanarak… Sende tamam olmaya geldim…Ben hırçın yavrucağın…Şefkatine ne denli muhtacım bilemessin…Satırlarında dolaşarak bitmeli bütün nefsani heveslerim…Ölmeliyim ben,seninle dirilip Rabbe varıncaya dek…



Yaren…!Kimse sen değil biliyorum,günahlarıma nasıl üzüldüğünü de…Belki tekrar göresin bile yok beni…Allah şahit ki,içimdeki külleri savurup ve kurtulup günaha düşen rengin ayazından,affına sığınıp En Yücenin…,en güzel kelama geldim…



Ey sevgili dost…!İstersen sev beni ağlat yine çaresizliklerimde,ah demem!Yok dersen,eşiğine koyarım başcağzımı…Ölürüm basıpta geçeceğin yollarda…



Bak ben geldim…

Bardaktaki su,

Akvaryumdaki balık kadar,elsiz ayaksız

Sana geldim…Dilsiz,dudaksız…



R.Betül Çetin



 

27/1/2008

Bitmeyecek Olan

 

Rabia Nazik KAYA

 

GÖZÜM, GİDEN AŞKLARIN ARDINDAN yazılan şiirlere takılıyor, çok zaman hüzün makamında aşk şarkıları çınlıyor dört bir tarafta. Kimi zaman aşk yüceltilip ta göklere çıkarılıyorken, hayatta eşi bulunmaz tek şey olarak ifade edilirken, çoğu zaman da sahteliğinden ve acımasızlığından, acıttığından dem vuruluyor. Dünya şahit ki, aşklar bitiyor. Tarih şahit ki, en büyük âşıklar dahi ölüyor..Aşkı dillere destan olmuş bir kaç nev-i beşer var ise de onların aşkının sonu da hüsrân oluyor..

Aşk gözde çok büyütülüyor, her şeyi gözden silebiliyor, çok büyük beklentiler yükleniyor aşka. Sonsuz güven dileniyor, sonsuz sadâkat, sonsuz sevgi ve ilgi..Bu aslında bir nevî, sonsuz ben merkezciliğe götürüyor kişileri..

Hayatta tutunacak tek dal olarak "aşk"ı bulmuş olanlar, onu kaybettiklerinde dünyayı da "tutunamayacakları" bir yer olarak "zindan" olarak görebiliyorlar..

Oysa aşk denilen şey iki beşer arasında karşılıklı ya da bir beşerin bir diğerine tek taraflı hissettiği bir his yoğunluğu olduğunda ne kadar da kırılgan, ne kadar da bozulmaya-yok olmaya yatkın bir şeydir. İnsan, hata işlemeye meyilli bir yaratılışa sahiptir, insan unutabilir, insan kırabilir, insan kırılabilir. Aşk dediğimiz bu duygular bütünü nasıl demir-çelik gibi sağlam olsun ya da nasıl sonsuza dek aynı hisleri yaşatsın ki?..

Tüm bunlar bir tarafa, yok olanı görmek, yok olmayacak olana yönlendirmeli insanı. Kırılgan, değişken olan beşerî hislerden ziyade, yok olmayacak, ebedî kalacak sevgiye..

Hep ismini zikrettiğimiz aşka, aşk-ı Bâki'ye..

Aşk-ı bekâ dahi yetmez çünkü, bekâ dahi el-Bâki olan Yaratıcımıza aittir..

Milyonlarca yıldır milyarlarca insanı ağırlayan şu yeryüzünün ve kocaman kâinatın, hepimizin ve her şeyin sahibine, hakimine, mâbuduna…

Gerisi bir görünüp bir kaybolan köpükler ya da ışıltılardan başka nedir ki?..

*

Kalplerimiz sevmeye muhtaç, çünkü sevmeyi dahi sevme istidâdı yerleştirilmiş içimize.

Ancak bu istidat gelip geçici muhabbetlere kullanıldığı vakit maalesef neticesi firâk oluyor.

Firâk ise elem veriyor, elem belki isyanı çağırıyor..

İşte tüm o “hüzünlü” şarkıların, acıklı sözlerin sebebi de bu firâklar ve bu isyanlar değil midir?...

Oysa ancak yaratıcısını sevmek ve O’nu anmakla mutmain olabilen kalpler dile gelse, tüm bu geçici sevdalar, harap edici duygular için isyân ederlerdi..

Tüm mahbublar terk-i diyâr eyleyip giderken, kalpler de gidenlerin ardından “Yâ Bâki Entel Bâki” derlerdi..

Böylece sevdiklerini ancak O’nun muhabbetiyle severlerdi, böylece “bitmeyecek olan” sevgiye yönelirlerdi…

Bu sevginin de sonu ne elem ne firâk olurdu, Bâki yoluna sarf olunan her şey, bir nevi bekâya mazhâr olurdu..Şu fâni dünyadaki ömrünü tamamlayacak olan insan, sonsuz hayatta Baki-i Hakiki olan Rabbinin izniyle sonsuz saadet sahibi olurdu..

  

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı